Sevgili Türk Edebiyatı okurları,
Bu sayımızda, 1926 yılında Bakü’de toplanan Birinci Türkoloji Kurultayı’nın yüzüncü yılı
vesilesiyle, Türk dünyasının ortak alfabe arayışını tarihî, siyasi ve kültürel boyutlarıyla ele
alıyoruz. Dosyamız, alfabe meselesini akademik bir tartışmanın ötesine taşıyarak; ortak
hafıza, birlik ve beraberlik fikri ile bu fikrin zaman içinde uğradığı kırılmaları ortaya
koyuyor.
Dosyamızın açılış yazısında Osman Mert, 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’ndan günümüze
uzanan ortak alfabe arayışının tarihî serüvenini ele alıyor. Mert, bu sürecin Sovyet
politikalarıyla nasıl kesintiye uğradığını ortaya koyarken, bugün üzerinde uzlaşılan 34 harfli
ortak alfabenin Türk dünyası için birlik ve iletişim açısından tarihî bir eşik olduğunu
vurguluyor. Şükrü Halûk Akalın, Birinci Türkoloji Kurultayı’nın yalnızca “ortak alfabe”
meselesinin tartışılmasından ibaret olmadığını; terminoloji, tarih, coğrafya, etnoloji, edebiyat
ve sanat gibi birçok alanda bildirilerin sunulduğu ve Türk dünyası açısından tarihî bir
buluşma olduğunu anlatıyor. Akalın; Kurultay’ın katılımcıları, oylamaya sunulan alfabeler ve
tutanakların dili gibi ayrıntılara ışık tutarken, 1930’lardaki “repressiya” sürecinin bu
aydınlanma hamlesini nasıl trajik biçimde gölgelediğini de ortaya koyuyor. Nizami Caferov,
Kurultay’a katılan Rus-Sovyet âlimlerin kimler olduğunu, hangi bildirileri sunduklarını ve
bunların Kurultay’a bilimsel katkı yapmalarının yanında rejim lehine farklı roller
oynadıklarını da dile getiriyor. Oldenburg, Barthold, Rudenko ve Samoyloviç gibi isimlerin
değerlendirmelerini aktaran Caferov, problemli yaklaşımlarına rağmen bu tartışmaların
Kurultay kararlarının oluşumunda etkili olduğunu vurguluyor. Anar, yaptığımız söyleşide
Birinci Türkoloji Kurultayı’nın bilimsel ve kültürel bir yakınlaşma amacıyla düzenlendiğini
ancak Sovyet rejiminin kısa sürede bu ortamı tehdit olarak algılayıp katılımcıların büyük
bölümünü tasfiye ettiğini anlatıyor. Anar, baskıların yarattığı korku ve sansür iklimine dikkat
çekerken edebiyat ve sanatın dolaylı anlatım yollarıyla varlığını sürdürmeyi başardığını da
hatırlatıyor. Abuzer Bağırov, Kurultay’a Rusya’dan katılan temsilcileri ve sundukları
bildirileri ana hatlarıyla tanıtıyor ve bu temsilcilerin de repressiyanın kurbanı olduğunu
söylüyor. Özellikle A. N. Samoyloviç gibi önemli bir akademisyenin idam edilmesini ve yıllar
sonra itibarının iade edilmesini, bu dönemin acı sembollerinden biri olarak görüyor. Vilayet
Guliyev, Yakutistan’dan Bakü’ye ulaşmanın 1926 şartlarında ne denli zor olduğunu anlatarak
Yakut-Saha temsilcilerinin Kurultay’a katılmak için göze aldıkları büyük fedakârlığı gözler
önüne seriyor. Nevzat Özkan, Hüseyinzade Ali Bey’in şahsında Bakü ile İstanbul arasında bir
“gönül köprüsü” kuran, Anadolu ve Azerbaycan Türklüğünü dil ve kültür temelinde bir bütün
olarak gören bir aydın portresi çiziyor. Dosyamızın birinci bölümü bu şekilde sona eriyor.
Ayrıca bu sayımızda Şerif Aydemir, ölümün eşiğinden dönen bir kalbin iç muhasebesi
üzerinden insanın ideallerini terk edemeyeceğini anlatıyor. Mehmet Ömer Kazancı,
Abdülhalik Bayatlı’nın Kerkük’ü Dinliyorum şiiri ile Orhan Veli’nin İstanbul’u Dinliyorum
şiirini karşılaştırarak gurbet ve aidiyet duygularını ele alıyor. Fatma Pekşen, ataerkil
baskılar arasında kızını erken evlendirmeye direnen bir annenin mücadelesini; Fatma Nur
Uysal, sevgi ve heyecandan yoksun bir evliliğin bir kadını nasıl tükettiğini dile getiriyor. Esra
Eren, Orfe-Evridike mitini modern bir anlatıyla yeniden kurarken; Kemal Deniz, Yavuz
Bülent Bâkiler’in Türkçeyi milletin ruhu olarak gören anlayışını irdeliyor. Salim Nizam ise
köyün saatçisi Tahsin Ağa’nın sessiz hayatını, “saatlerin durduğu” bir vedaya dönüştürüyor.
Mustafa Ruhi Şirin, İnci Okumuş, Gonca Yılmaz Hatunoğlu, Azize Üzel ve Koray Kök ise
bu sayımıza şiirleriyle katkı sunuyorlar.
Bu ay kitaplık ve ajandamız da dopdolu. Herkese iyi okumalar dileriz…
top of page
₺250,00 Normal Fiyat
₺200,00İndirimli Fiyat
bottom of page





