top of page
fc80e6c27bab84cf837698b472858d8c_XL.jpg

Cengiz Aytmatov Hakkında Bir Deneme
Gelecek Kitap İçin Karalamalar

Sultan Raev


12 Aralık, Cengiz Aytmatov’un doğum günü…
Bugün dünyaya yalnızca bir yazar gelmedi. Bugün Kırgız tarihinde yeni bir manevi çağ başladı. Bu adla birlikte Kırgız halkının ruhu, özgür düşüncesi ve manevi zirveleri ayrılmaz biçimde birbirine bağlandı. Bugün bir dahinin yüzyılı başladı…
Onun ruhu bugünle doğdu, nefesi bugünle yoğruldu…

Aytmatov fenomeni…
O, çağının sınırlarına sığmayan düşünce biçimlerinin ve büyük manevi gücün sancaktarı olarak dünyamıza geldi. Onun sözü, kuşaktan kuşağa uzanan bir vicdan ve hakikat kervanıdır. Onun Sözü’nün ve Düşüncesi’nin yolu ebedidir…

Bugün onun huzurunda derin bir saygıyla eğiliyorum…
Kırgız maneviyatının yeni bir döneminin başlangıcı önünde eğiliyorum…

Birkaç Dakika ve Aytmatov’suz Kızıl Ağaçtan Bir Tabut

Aytmatov hakkında yazmaya başlamadan önce onunla ilgili iki olay aklıma geliyor: ilk ve son karşılaşmam. Bu iki an ruhuma öylesine derin işlemiştir ki, sanki ömrüm boyunca içimde sönmeyen bir ateş gibi yanacaktır. Şimdi bana öyle geliyor ki, bu iki karşılaşma arasında koskoca bir ebediyet uzanıyor…

İLK KARŞILAŞMA

1975 yılının yazı

Okulu bitirmiştim, üniversiteye girmeye hazırlanıyordum. Karnem “5” ve “4” notlarıyla doluydu. O yıllarda başarılı ve iyi okuyan mezunların önünde üniversitelerin kapıları açıktı, istediğin yere başvurabilirdin.

Diplomayı alır almaz Moskova’ya, Devlet Yüksek Sinematografi Enstitüsüne (VGİK) gittim. “Sovetski Ekran” dergisinde, Sergey Gerasimov’un yaratıcı atölyesinde okuyan Zamir Eraliyev hakkında bir yazı okumuştum. İşte bu yazıdan sonra onunla tanışmış, sinema yönetmeni olmak isteyenler için gerekli olan bütün şartları ondan posta yoluyla almıştım.

Eisenstein’ın altı ciltlik eserlerinden başlayarak Dovjenko, Gerasimov, Kulidjanov, Pıryev gibi sinema klasiklerinin yapıtlarını okumuştum. Ama bunların ne faydası vardı ki… Sinema gösteren sıradan bir kulübün bile olmadığı ücra bir köyde büyümüştüm. Okuduklarım zihnimde iz bırakmıştı ama çoğunu tam olarak kavrayamamıştım.

Buna rağmen gençlik tutkusu ve hırslarım beni Devlet Yüksek Sinematografi Enstitüsünün eşiğine getirdi. “VGİK” sözcüğü kalbime kazınmıştı. Onu her yere yazıyordum. Sıralara, defterlere, duvarlara, kara, toza… Ama üniversiteye kabulün hayalle değil, bilgi ve yetenekle olduğunu anlamıyordum.

Moskova’da, yıllarca hayalini kurduğum enstitünün önünde durdum. Kapılar açıktı, koridorlar boştu. Nöbetçinin “Genç adam, nereye?” sorusu beni kendime getirdi.
— Üniversite imtihanlarına geldim…
— Sınavlar iki gün önce bitti.

O an hırslarımın yaprakları bir bir döküldü…

Frunze’ye (bugünkü Bişkek) döndüm. Tarih Fakültesine başvurdum. Son sınavdan “2” aldım. Umutlarım tamamen kırıldı. En ağırı da şuydu: Akim Sultan’ın oğlu da sınavdan kalmıştı…

Ruhsal bir çöküntüyle parkta yürüyordum. Ve birden rüya mıydı, gerçek miydi bilmiyorum, karşıdan Cengiz Aytmatov’un geldiğini gördüm. Yalnızdı. Kolunda katlanmış ceketi vardı. Derin düşüncelere dalmıştı.

“Merhaba, Cengiz ağabey!” demeye cesaret edemedim. Donup kaldım. O ise başını kaldırmadan yanımdan geçti. Bir süre sonra arkasından yürüdüm. İnsanlar selam veriyor, o ise mütevazı bir şekilde karşılık veriyordu…

Gri bir binaya girdi. Tabelada şunlar yazılıydı: “Kırgızistan Kültür Bakanlığı.”
Uzun süre bekledim. Çıkmadı…

Ama o gün benim için unutulmazdı. Sevdiğim yazarı görmüştüm. O gün ne VGİK ne de sınavlar umrumdaydı. Çocukluk hayallerimden biri gerçekleşmişti.

İşte 1975 yılının yazında Cengiz Aytmatov’u ilk kez böyle gördüm…

Son Karşılaşma​

11 Haziran 2008

Cengiz Aytmatov’un naaşı “Manas” Havalimanı’na getirildi. Devlet Komisyonu üyesiydim. Uçağın kargo bölümü açıldı ve kızıl ağaçtan yapılmış tabutu gördüm.

Yüreğim titredi…

Bir zamanlar onun arkasından yürüyen uzun boylu, zayıf genç gözümün önüne geldi. İlk karşılaşmada selam veremediğim gibi, son karşılaşmada da “elveda” diyemedim.

O gün benim bütün evrenim, bütün hayatım o tabutun içindeydi…

Aytmatov… Ata-Beyit… Medet Sadyrkulov…

10.06.2008
Cengizimizin bu dünyadan ayrıldığı gündür… Herkesin yüreğinde bir yas günü, büyük bir kayıp günüdür… Aynı zamanda bir hafıza günüdür…

…Uzun yıllar yüreğimde sakladığım bir gerçeği söylemek istiyorum. Belki herkes bilmez ama tarih adına bu gerçeğin açıklanması gerekir. Bu, benim o insana karşı hafızamdan doğan bir borcumdur… Bizim Cengizimiz adıyla ilgili her şey -bütün notlar, atıflar ve deliller, büyük bir insanın adına dair olan her şey- tarihe dönüşür… Büyüklüğün bedeli işte budur… Her yıl yüreğimizde Cengizimizin büyüklüğü daha da artar; sanki göğe yükselen büyük bir maneviyat dağı gibidir… Belki de büyük Manas’ın gidişi, her bir Kırgız’ın yüreğini kederle doldurmuş ve bu, büyük bir halk yasına dönüşmüştü… Bir zamanlar Manas’ını yitiren Kırgız halkı, bugün de Manas ruhunu taşıyan büyük oğlu Cengizini kaybetti; Kırgız halkı evrene sığmayan, sonsuz bir kedere büründü…

Bu gün, yüreğime ebediyen kazınmıştır…
 

…Cengiz'le son kez Çon-Arık köyünde, dayım Bayımbet Muratalıyev’in evinde birlikteydik. O gün bizimle birlikte aksakallarımız Ömörbay Narbekov ve Doolotbek Şadıbekov da vardı. Cengiz o buluşmaya biraz gecikmişti. O sırada Rus sinemacıları, Sokuluk yakınlarında Cengiz'in jübilesine özel bir belgesel film çekiyorlardı. Çekimler uzadığı için Cengiz toplantıya yaklaşık bir saat geç geldi.

Eve girer girmez hepimiz sanki canlandık, oda ışıkla doldu. Ben Cengiz'in sağ yanında oturuyordum. Büyük insanın büyüklüğü, küçük ayrıntılarda da belli olur: içeri girer girmez herkesten özür dilemeye başladı, geciktiği için hepimizi beklettiğini söyledi. Bana dönerek dedi ki:
— Bu kadar beklememeliydiniz… Başlamalıydınız, sayın kültür bakanı… (O sırada ben kültür bakanı olarak görev yapıyordum.)

O an hissettik ki Cengiz'i beklemenin kendine özgü bir tadı var. Sanki bu insan olmadan boğazdan lokma geçmezdi. Hepimiz için jübileyle ilgili konuları konuşma imkânı doğdu. Cengiz'in gelişiyle, oturduğu yer adeta evrenin merkezine dönüştü. Her birimizin gözlerinde ona duyulan saygı, yüreğimizde ise onunla gurur duyma hissi parlıyordu. Çünkü bir efsanenin yanında oturmak bile başlı başına bir mutluluktu…

Uzun, düşündürücü bir sohbet oldu…

Bir süre sonra, onu rahatsız eden ama dile getiremediği bir mesele olduğunu fark ettim. Biraz sonra bana doğru eğilip fısıltıyla sordu:
— Sultan, sence herkesi bu kadar beklettikten sonra çıkıp gitsem uygun olur mu?

Meğer o gün Almatı’ya uçması gerekiyormuş. Bu haberi sessizce dayım Bayımbet’e ilettim. O da hemen saygın misafir için hazırlanan yemeklerin sofraya getirilmesini hızlandırdı ve Cengiz'e son söz verildi.

Cengiz ayağa kalkarak büyük bir saygıyla herkese hitap etti:
— Ben bir Sovyet insanı olarak…

Derin ve anlamlı düşünceler dile getirdi. Sanki sadece masadakilere değil, bütün evrene sesleniyordu. Yüreğimizde gizlenen sözleri dile getirdi. Büyük düşünceleri sıradan insan kaderiyle birleştirdi. Onun büyüklüğünde bir sadelik de vardı…

Herkesi hayır dualarla uğurladı ve kendisi de yoluna devam etti. Gitmeden önce hepimiz onunla birlikte fotoğraf çektirdik, yanında durarak, elini tutarak, yüreğimizde gurur duyarak…

Almatı’da dört-beş günlük acil bir işi olduğunu, ardından Kazan’a uçacağını söyledi…

Onunla fotoğraf çektirdik…
Ama bunun onunla çektirdiğimiz son fotoğraf olacağını bilmiyorduk…

Acı haber yıldırım hızıyla dünyaya yayıldı. Bütün dünya onun kaybına ağladı…

O günün sabahı Medet Çokanoviç (Kırgız Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İdaresi Başkanı Medet Sadyrkulov) beni acilen yanına çağırdı. Hepimiz bu ağır haberle sarsılmıştık.

Odasına girdiğimde beni her zamanki gibi içtenlikle karşıladı:
— Geç, canım…

Kederli ve şaşkındı. Bir an sustuktan sonra sordu:
— Duydun mu?
— Duydum…
— Cengizimizi kaybettik… Şimdi onu layıkıyla uğurlamamız gerekiyor… Bir-iki güne naaşı getirilecek…

Sonra pencereye yaklaşıp bana bakarak sordu:
— Onu nereye defnedeceğiz?

Bu sözler bana dayanılmaz geldi. Cengiz'in ölümüne hâlâ inanamıyordum. Sessiz kaldım. O ise devam etti:
— Kesinlikle Ala-Arça’ya değil… Neresi olacağını henüz bilmiyorum. Sana bir gün veriyorum. Yarın önerilerinle gel.

Bu sözler zihnimde şimşek gibi çaktı…

Gün boyu, gece boyunca düşündüm. Cengiz'in kitaplarını karıştırdım. Birden “Ana Toprak” adlı uzun hikâyenin epigrafı gözüme çarptı:

“Baba, senin nerede defnedildiğini biliyorum.
Sana ithaf ediyorum, Törökul Aytmatov…”

Okuyup dedim ki: “Buldum!”

Birinci gerekçe epigraftı. İkinci gerekçe ise babası Törökul Aytmatov’un yattığı yer, Ata-Beyit. Bu adı da bizzat Cengiz'in kendisi vermişti. Baba mezarının bulunduğu toprağa oğul da emanet edilir… Bu düşünce bana çok derin geldi.

İkinci bir ihtimali de düşündüm, şehrin merkezine yakın bir park. Ama gönlüm Ata-Beyit’ten yanaydı…

Ertesi gün Medet Çokanoviç dedi ki:
— Ata-Beyit… İlginç…

Bir süre sonra telefon geldi:
— Birinci onayladı… Yarın Ata-Beyit’e git…

Böylece Cengiz Aytmatov, babasının yanında, büyük Kırgızların yattığı toprakta defnedildi. Kaderleri aynı toprakta birleşti…

 

USTA

Alma-Ata’daki Muhtar Auezov Ev-Müzesi’nin girişinde, Cengiz Aytmatov’un sözlerinin yazılı olduğu bir levha asılıdır:
“...Benim iki millî kutsalım vardır; onları başka ülkelere götürürüm, başka halkların kapısından girerken yanımda olurlar. Bunlar ‘Manas’ ve Muhtar Auezov’dur. Bunlar halkımın sembolleridir.”

Ev-müzeyi ziyaret ederken bu sözler, büyük yazarımızdan yüreğime en yakın olan sözlerdir…

Bu, Cengiz Aytmatov’un büyük erdemlerinden biridir. “Usta” kavramı, millî kültürümüzde her zaman bir köprü işlevi görmüştür. Sanat, başka bir sanatı doğurur. Ama aynı zamanda ustanın değeri ve büyüklüğü, öğrencisine öğrettiği sanat üzerinden ölçülür. Bu, kültürün ölümsüz ve kadim bir olgusudur.

Bizim Cengizimiz Manas’la yaşardı, ondan manevi güç alırdı; Manas onun için altın bir yetkiydi, Cengiz ölümsüzlük gücünü oradan aldı. Manas’la yaşadı ve hayatını ona adadı.

Bu erdemi, ustası Muhtar Auezov’dan miras almıştı. Zor zamanlar geldiğinde, yalnızca Manas için değil, bütün Kırgız halkı için en sıkıntılı anlarda, Muhtar Auezov büyük destanımızın savunucusu oldu; Kazak olmasına rağmen Kırgızlara eşsiz bir hizmet verdi. Çünkü o dönemde toplumumuzda pek çok hain ve kötü niyetli insan ortaya çıkmıştı; Manas destanı hakkında kötü konuşuyor, onun halkın terbiyesi için “zararlı” olduğunu söylüyorlardı. Destanlara, hatta Aytmatov’un kendisine yönelik baskılar başladığında, onun savunusuna yine Muhtar Auezov geçmişti; bu tartışmalara dâhil olmuştu…

Peki, bu kadar müdahale etmeli miydi?

Kadim tarihimizde, Barsbek Han tarafından kurulan Kırgız Hanlığı da ihanete uğramış ve bu yüzden yıkılmış, halkımız iki yüzyıl boyunca tarih sahnesinden silinmişti. Ben “Kırgız’ın düşmanı Kırgız’dır” sözlerine inanmıyorum. Kırgız’ın düşmanı; Kırgızların içindeki ego, iktidar ve servet hırsıyla ilgili içlerindeki kurttur. Bu iç düşman, nice iyi Kırgız’ı yok etmiştir?

Eğer biz bir milletsek, milli ruhumuzun ve milli yücelme imkânlarımızın olması gerekir. Bu da Aytmatov’dur. Şüphesiz. Ama içimizde ona karşı iyi niyetli olmayan insanlar da vardır. O hâlde, dehamızın büyüklüğünü kavramadan ne elde edebiliriz?

Her halkın kendi Büyüklük simgesi vardır; bizim için bu Manas’tır, Aytmatov’dur.

Bizim Cengizimiz, Manas, Muhtar ve Sayakbay hakkında çok büyük düşünceler bırakmıştır. Bunları hem bizim için hem de sizin için bırakmıştır…

Usta kavramı, bizim milli kültümüzdü. Bütün dünya ustanın etrafında dönerdi; o bize aydınlanma, sanat ve gelişme kazandırırdı. Bu, Kırgızlar için gerçek ve doğal bir Akademiydi.

Cengizimizin büyüklüğü; ustalarının mirasını titizlikle korumasında, onların manevi dünyasını düşmanlıklara karşı savunmasındadır. O, manevi zenginliklerini ardıllarına aktardı. Belki de bu, Aytmatov’un Aytmatov olmasının sırlarından biridir…

Biz, kimsenin kendi ustası, işi, saygısı, dayanağı, hatta inancı bile kalmamış bu çağı nasıl yaşayacağız?..

Büyük Kitap’ta şöyle denir:
“Eğer senin bir ustan yoksa, senin ustan Şeytan’dır…”

Ancak Aytmatov her birimizin yüreğinin ustası olduğunda, bu karanlık zamanın aydınlık sokağına çıkabileceğiz…

Aytmatov ve Berkût

İşte o sıralarda Cengiz Törökuloviç, Avrupa’daki büyükelçilik görevinden yeni dönüp Bişkek’e gelmişti… Birden sekreterim kapıyı telaşla açıp odama girdi. Heyecanlıydı; heyecandan nefes nefese kalmıştı, sonunda kendini toparladı:

— Sultan Akimoviç, Cengiz Aytmatov gelmiş… dedi.

Sekreterimin heyecanı bana da geçti; yerimden fırlayıp kapıya koştum, kapıyı açtım ve kabul salonunda Cengiz Aytmatov’u gördüm. Böyle büyük bir insanın benim kabul odamda bekliyor olması beni şaşkına çevirdi. Sonradan sekreterime sordum:

— Neden onu hemen odama almadın?

Meğer kabul odasına girer girmez Cengiz ona şöyle demiş:

— İş yapan insanı bölme kızım; sadece git ve geldiğimi söyle…

Cengiz'le sıcak bir şekilde selamlaştıktan sonra içeri geçtik. Büyük yazar önce sağlığımı ve işlerimi sordu; duvarlara asılı tabloları inceledi, kendi fotoğrafını göze çarpan bir yerde görünce gülümsedi:

— O zamanlar daha gençtim…

Sonra ekledi:

— Dışişleri Bakanlığı’ndan geliyordum; iki işi birden aradan çıkarayım dedim, kültür bakanıyla da görüşeyim diye sana uğradım.

Cengiz, dediğim gibi, Avrupa’dan yeni dönmüştü. Onun büyükelçilik görevinden alınmasına razı değildim; böyle büyük bir insanın Avrupa’da olması pek çok meseleyi çözebilirdi. Orada ona ne kadar saygı duyulduğunu gözlerimizle görmüştük.

Cengiz çayından bir yudum alıp devam etti:

— Bu arada romanını hâlâ bitiremedim; birkaç gündür elim gitmiyor… Senin yanında da mahcup oluyorum… Bilirsin, yazarın hayatı böyledir; aklına bir fikir düştü mü insan kendini unutur…

Gerçekten de iki yıldan fazlaydı; “Deli hane” romanımın elyazmasını okuması için ona vermiştim. Ama Cengiz'in romanı okumasa bile eline alıp yanında tutması, benim için büyük bir gurur ve ilhamdı.

— Az kaldı… Böyle giderse belki iyi bir roman olacak… Bilirsin, yazar bütün gücünü eserin sonunu tamamlamaya verir; hatta bütün eser, o son için yazılır, dedi.

O sırada Cengiz bana biraz yorgun görünmüştü. Belki görevden ayrıldığı için böyleydi; belki de bana öyle gelmişti… Duruşu, ruh hâli, iç dünyası yüzüne yansıyordu. Bir yanı kederli, bir yanı keyifsizdi. Belki de bu yüzden onun büyükelçilik hizmetiyle ilgili bir şey söylemeye cesaret edemedim.

2004’te yaptığımız bir sohbet sırasında ona pek çok soru sormuştum; o da sorularımı genişçe cevaplamıştı. Daha sonra o konuşma yayımlandı. (Çingiz’in önerisiyle bu söyleşi, “Sevgi evreni yarattı, sevgi ebedidir” adlı 8 ciltlik eserler toplu basımına alındı.) O zaman bana şöyle demişti:

— Hayatımızın hangi köşesinde olursak olalım, er ya da geç doğduğumuz, büyüdüğümüz yere döneriz… Boşuna dememişler: kesilen göbek bağının yeri insanın hafızasından çıkmaz…

Ama bu kez dilimin ucuna gelen soruyu ona soramadım.

Uzun uzun konuştuk. Sonunda:

— Peki kültür bakanı, ben gideyim… Kabulde seni epey kişinin beklediğini biliyorum… dedi ve yerinden kalktı.

Vedalaşırken de şunu ekledi:

— Başka bir sözün yok mu? Bence artık her şeyi konuştuk.

Bu “başka söz”ün ne demek olduğunu iki gün sonra anladım. Dışişleri Bakanlığı’na gittiğinde Cengiz'e, TÜRKSOY Genel Sekreterliği görevine getirileceği bilgisi verilmişti…

Onunla birlikte odadan çıktım. Gerçekten de kabul salonunda beş-altı kişi bekliyordu. Cengiz herkesi selamladı. Birlikte binadan çıktık…

Cengiz'i uğurlarken Kültür Bakanlığı’ndan Çuy Caddesi’ne kadar onunla yürüdüm. Teklif ettim:

— İsterseniz arabayla gidelim?

Ama o reddetti:

— Yürümeyi çok özledim.

Ruhumla anladım ki bu basit sözlerde ne kadar derin bir anlam vardı. İnsan, doğduğu toprağı ayaklarıyla hissetmek ister…

Cengiz'le konuşurken bir an dalıp gitmiştim… İçimde gizli bir soru vardı… O an o soru olgunlaştı ve sormaya karar verdim:

— Size uzun zamandır bir soru sormak istiyorum… dedim.

Çingiz bana bakıp durdu:

— Sor…

— Gazetelerde yazılanları, çeşitli bilgi kaynaklarını okur musunuz, diye sordum.

Cengiz, kendisi okumasa da tanıdıklarının zaman zaman haber verdiğini söyledi…

Benim kastım şuydu: O zamanlar Cengiz hakkında pek çok karalama yazısı çıkmıştı. Bazı yazarlar, gazeteler, genç muhabirler onun adını lekelemek için her şeyi yazıyorlardı; özel hayatı dâhil…

— Niye bu iftiracılara cevap vermiyorsunuz? Bu kabul edilemez… dedim.

Cengiz'den kederli bir iç çekiş duyunca utandım.

Cengiz birden bana baktı ve konuşmaya başladı; sözleri hâlâ kulağımda çınlar:

— Sultan, ben bir berkût (kartal) olsaydım; göklerde, yüksekliklerde uça uça, bataklıkta yaşayan kurbağalara dikkat etmeli miydim? Kurbağalar hayatta bataklıktan başka bir şey görmemişler… Yaradan, kartalın da kurbağanın da hakikatini bilir. Hakikatin nerede olduğunu çok iyi bilir… Onunla tartışılmaz…

Sorduğum sorudan utandım. Ama Cengiz'den aldığım bu cevap benim için hayatî bir ders oldu. “Belki de yalnızca bu cevabı duymak için bu soruyu sormak gerekiyordu,” diye düşündüm…

Cengiz bana:

— Peki, sen kal; ben yoluma devam edeyim, dedi ve yürüdü.

Ben onu izledim; silueti yavaş yavaş gözümden kayboldu…

Ve şimdi hepimiz, işte o siluete hasretiz…

Aytmatov ve His

2004 yılıydı. Cengiz Törökuloviç’le akşam, Ala-Arça’daki evinde buluşmak üzere anlaşmıştık. Uzun zamandır Cengiz'le edebiyat, manevi zenginlik, siyaset, dil ve yaratıcılık üzerine konuşmak istiyordum. Ama bu hiç kolay değildi. Cengiz, uzak bir ülkede diplomatik görevdeydi ve yurda ancak kısa sürelerle gelebiliyordu. Şükür ki bu kez beni bizzat aramış ve tek bir cümle söylemişti:

— Akşam yanıma gel.

Bu sözlerden sonra o gün bana, Cengiz'in kendi yazdığı gibi, “gün, asra bedel” gibi geldi. Akşamın çökmesini sabırsızlıkla bekliyordum. Benim için büyük yazarla buluşup konuşmaktan daha değerli hiçbir şey yoktu. Hani derler ya “ikisi bir arada”; hissediyordum ki bu buluşma, aynı zamanda büyük bir insanla söyleşi yapma fırsatı da doğuracak. Eğer kabul ederse sorularımın cevaplarını alabileceğimi umuyordum.

O sırada “Azadlık” radyosunda çalışıyordum; bu söyleşi radyo için paha biçilmez bir buluntu olabilirdi. Çünkü Cengiz röportajı herkese kolay kolay vermezdi; bu bile başlı başına büyük bir meseleydi…

O gün, sanki bilerek yapmışım gibi, birlikte çalıştığım Jarkın Eje Temirbayeva’ya ağzımdan kaçırdım:

— Bugün Cengiz beni evine davet etti.

(Allah rahmet eylesin, toprağı nur olsun! Geçen yıl bu dünyadan göçtü. Saf yürekli, iyi bir kadındı Jarkın Eje.) Keşke söylemeseydim… Kadın yakama yapıştı, onu da yanımda götürmem için yalvarmaya başladı. Böyle durumlarda “eje”yle tartışmak zordur; insanı rahat bırakmaz. Sonunda razı oldum. Onun karakterini de, bir anda kendi sorusunu araya sıkıştırma maharetini de iyi bilirdim. Bu yüzden sadece bir şartla kabul ettim:

— Soruları yalnız ben soracağım. Siz sadece mikrofonu tutacaksınız ve susacaksınız…

Jarkın Eje bunu hemen kabul etti. En azından Çingiz’le görüşeceğine seviniyor, “şartlarımı” kabulleniyordu.

Akşam Çingiz’in evinin önünde buluşacaktık. Saat yedide ben geldim. Ama şaşırdım; Jarkın Eje hâlâ gelmemişti. Yaklaşık yirmi dakika bekledim. Nihayet telaşla göründü, yanında küçük kızını da getirmişti. Ne diyebilirdim?.. “Kızını niye getirdin?” demek istedim ama Jarkın Eje beni önceledi:

— Kızım için Cengiz'den hayır dua almak istedim…

Böylece üçümüz birlikte Cengiz'in evine girdik. Bizi görür görmez:

— Selam Sultan, nasılsın? Bu bacımızla ise galiba tanışmıyoruz, dedi.

Ben Jarkın Eje’yi tanıttım:

— Bu Jarkın Eje, “Azadlık” radyosunda birlikte çalışıyoruz.

Sonra küçük kıza dikkatle bakıp sordu:

— Peki bu küçük melek senin kızın mı?

Jarkın Eje aceleyle:

— Yok, Cengiz ağa, bu benim kızım. Sizinle görüşmeye gideceğimi söyler söylemez bana yapıştı, ayırmak mümkün olmadı… dedi.

Jarkın Eje’ye baktım; sanki bakışlarımdan “yine herkesten önce davrandın mı?” sorusunu okudu ve utangaçça gözlerini indirdi. Tam o anda Cengiz'in söylediği söz ortamı hemen yumuşattı:

— Çocuk melektir…

Bunu duyan Jarkın Eje sevinçle:

— Cengiz ağa, şimdi ona hayır dua ederseniz bunu ömrü boyunca unutmaz, mutlu olur… dedi.

Gecenin epey geç saatlerine kadar Cengiz'le konuştuk. Üzerinde ev hırkası vardı. Bütün sorularımı cevapladı. Modernlikten, küreselleşmeden, edebiyattan, vicdandan, iktidardan, dehadan ve zorbalıktan konuştuk… Kısacası pek çok meseleye değindik. (Bu söyleşi daha sonra Cengiz Aytmatov’un 8 ciltlik eserler toplu basımına da alındı.)

Çay içtik, sofradaki her şeyden tattık. Gece yarısını geçmişti. Jarkın Eje rica etti:

— Cengiz ağa, sizinle fotoğraf çektirebilir miyiz?

Cengiz kabul etti ve itiraz etmemize rağmen başka odaya geçip kıyafetini değiştirdi. Ben Jarkın Eje’ye saati gösterip fısıldadım:

— Fotoğrafı başka gün de çektirebilirdik…

Biraz sonra Cengiz takım elbiseyle, kravatlı hâlde odaya döndü. Fotoğraf çektirdik. Sonra Jarkın Eje kızına hayır dua istedi; Cengiz içtenlikle dua etti.

Artık çıkmaya hazırlanırken Jarkın Eje yine söz istedi:

— Bir soru sorabilir miyim?
— Sor… dedi Cengiz.

— Cengiz ağa, galiba siz hiçbir kadını Bübüysar’ı (ünlü Kırgız balerini Bübüysar Beyçenaliyeva… otuzlu yaşlarında ilk görüşte birbirlerine âşık olmuşlar; toplumun tepkisine, lanetlemelere rağmen evlilik dışı bir sevgi yaşamışlar; kadın sonra ani bir hastalıkla vefat etmişti) sevdiğiniz kadar sevmediniz.

Bu soruyu duyunca Cengiz şaşkınlıktan masaya yaslandı. Ben donup kaldım. Ne diyeceğimi bilemedim, çünkü yan odada Cengiz'in eşi vardı.

Cengiz sandalyeye oturdu, ağır bir iç çekti ve derin anlam taşıyan kısa bir cümle söyledi:

— Evet, doğru…

O derin iç çekişte büyük sevginin sarsılmaz gücünü de, özlemi de, kederi de, mutluluğu da, pişmanlığı da, sevinci de hissettim. O iç çekişte ebediyetin sesi vardı. Çünkü bizi sevdiğimiz yerlere, göklerin alıp götürdüğü insanların yanına yalnızca hafıza taşır…

O iç çekiş, ömrüm boyunca kulağımda…

Bu, büyük insani hissin iç çekişiydi…

bottom of page