Askere Mektup

Merhaba, Sevgili Asker.


Adını “melek” koymuşum. Kaç gündür “Meleğim!” diye sesleniyorum sana. Ama yürekten sevinmeye korkuyorum, kahramanlığından bahsederken de çekiniyorum vallahi. Acaba kem gözlerin nazarına uğrar mı ya da talih yine intikam alır mı, diye içten içe tedirgin oluyorum. Şimdi senin yazdığın destanlarla hepimiz daha güçlüyüz. O zor günlerin de artık geride kaldığına gönülden inanıyorum. Hatta masallara da inanmaya başladım. Meğer ejderha 30 yıldır suyun önünü kesmiş; ırmakları, çayları kurutmuş, bu nedenle susuzluktan şerha şerha olan toprağın da ciğeri yanmış adeta. Biliyorum sevgili Asker, biliyorum. O bin başlı ejderhayı sen öldürdün, küffarın elinden sen kurtardın vatan toprağını... Toprağımız suya kavuştu sayende...


İnsanlarımız yıllardan beri “Karabağ’ın kara bahtı” deyip duruyorlardı. Bu nedenle ben, güneşin de o yerlerden ışıklarını esirgediğini sanıyordum. Her şey zifiri karanlıklar içindeymiş gibi görünüyordu gözüme. Biz düşüncelerimizi mateme bürümüşsek, tabiat de yeşilini alıp gitmiştir oralardan diye düşünüyordum... Ama güneş de tabiat da bize değil sana benziyormuş...


Aman Allah’ım! Meğer yurdum ne güzelmiş! Şimdi bunu daha iyi anlıyorum... Karabağlıların, dünyanın her yerinde tabiata sırt çevirmelerinin; baharın yeşilini, sonbaharın kızılını beğenmemelerinin sebebini şimdi anlıyorum. Bütün renklerin en güzeli, suların en safı, dağların en yücesi, çiçeklerin mest eden kokusu orada, Karabağ’da kalmış meğer... Üstelik de bir ömür dikenler arasında, tel örgüler içinde, beton bloklar ortasında; kadir bilmezlerin, riyakarların, sahtekarların ayakları altındaymış... “Bir ömür” dememe kızma, ne olur! Benim ömrüm böyle başladı... Gözümü dünyaya açtığım andan itibaren “Karabağ” sözü dertle, kederle ulaştı kulağıma... 5-6 yaşımdan bu yana, anamın göz yaşları eşliğinde, hüzünle birlikte büyüdüm. O yıllarda Bakü’nün merkezinde yaşayan insanların başkentten yüzlerce kilometre uzakta meydana gelen hadiselerden dolayı niye göz yaşı döktüklerini anlamıyordum. O yıllarda ninemin şehit fotoğraflarına bakıp “Anan ölsün ay bala!” sözlerinin ne anlama geldiğini de hiç kavrayamıyordum. Sonra anladım, azizim, çok sonra... Büyüdüm ve anladım ki kilometrelerce uzakta da olsa vurulan, ezilen, incitilen, aşağılanan benmişim, benim milletimmiş! Düşmanın kirli ayaklarla çiğnediği toprağın her karışı bizim imiş, o eller atalarımızın kanıyla suladığı yurtlarımızmış...


Oğlumun ayağına değen taşı göğsümde ufalayıp kum etmek istediğimde, ninemin sözlerinin manasını da kavradım. Anladım ki şehidin yerine şehidin anası ölmeliymiş! Evet, büyüdükçe Karabağ’ı kaybedişimizin simgeleri de çoğaldı hafızamda. Bir film karesi ya da en çok sevdiğim yakınlarımın bir kelimesiyle ifadesini buldu içimdeki o ağrı. Ben hiç görmedim Karabağ’ı, orada hiç bulunmadım ama kendimi bildim bileli “savaş”, “işgal”, “kayıp”, “şehit”, “sürgün”, “soykırım”, “esir”, “çadır”, “düşman” sözleri hafızama kazındı... Ama tuttuğum günlüğün ilk sayfasındaki tarihleri asla ezberleyemedim. Hafızam kabul etmedi o rakamları. Çünkü çok sevdiğim yakınlarımız azabıyla, gözyaşlarıyla ilgiliydi o günler... Büyüklerimin yürekleri parçalandı, gözlerine sis indi, damarlarındaki kan tersine devran etti, kolları kurudu, dilleri tutuldu “Şuşa düştü!” haberiyle... Bense bunları büyüdükçe anladım. Sınıfın en başarılı öğrencisi olmak ya da edebiyatçı olarak büyümek, en güzel filmlerin koleksiyonuna sahip olmak arzuları manasızlaştı Karabağ adı anıldığında. Çünkü Karabağ ile bilgili bütün filmler yalan üzerine kurulduğu için ya da filmlerde bir ümit ışığı görünmediğinden dolayı “Böyle savaş filmi olmaz ki!” diyerek isyan da edemedim. Karabağ’dan bahseden eserlerin müelliflerinin de yüzüne vuramadım eserin zayıflığını, “Bu nasıl bir son!” diyemedim... Evet, bütün muharebe eserlerinin, bütün savaş filmlerinin anlamını yitirmesine neden oldu Karabağ. Gece yarılarında kendime kızdım hatta sövdüm de... “Kimin nesine gerekti benim gerçek sanata ilişkin evrensel ölçülerim?” Diğer milletlerin kendilerine yapılan soykırımı anlattıkları filmleri izleyip ağladığımda da nefret ettim kendimden. Çünkü kendimi ve dünyayı terk etmeye başladıktan sonra kendi milletimin faciasını öğrenmekten korktum, Hocalı’yı düşünmemek için Holokost'a yürekten ağladım...


Bağışla beni Asker. Böyle çetin bir zamanda zayıflığımdan bahsediyorum. Ama şunu da bilmeni istiyorum: Şimdi en güzel eseri sen yazıyorsun, en dahiyane filmin senaristi de yönetmeni de sensin. Çünkü eserinin muteşem “son”unu yaratmak için “kalem-silah” senin elindedir. Karış karış azat ettiğin yurdumun her taşına, her kayasına, her ağacına, her otuna, her dikenine dikkatle, gururla bak, azizim. Bütün bunlar senin eserindir! Zaman gelecek, bizler dersine iyi çalışmamış öğrenciler gibi tarih dersinin sorularını cevaplarken senden kopya çekeceğiz ve iyi not aldığımızda kendi başarımız gibi sevineceğiz de... Olsun, azizim, olsun! Yerer ki sen durma! Yeter ki sen, ileri git, her zaman ileri...


Yüreğim patlar demezsem. İncinme benden, izin ver söyleyeyim! Ben onların öldürdüğü, yetim bıraktığı çocukların fotoğraflarını saklıyorum, göstermiyorum oğluma. Çünkü dünyanın bütün çocukları akrabadırlar. Oğlum akrabalarını koruyamadığımı anlarsa, asla bağışlamaz beni... Zehra, Nilay ve Medine’den dolayı azap çeker... Bu yüzden bilmesini istemiyorum. Bunları duyması ama her gün “azat oldu”, “bizimdir”, “kurtarıldı”, “bizdedir”, “Azerbaycan’dır” sözlerini işitsin kulakları...

Sana söz veriyorum Asker, azat ettiğin her tepenin, her köyün, her şehrin adını sonuna dek ezberlettireceğim! Biliyorum, sen şimdi öyle bir yerdesin ki, sözler acizdir! Hiçbir şey duymak istemiyorsun belki de... Gözünün önünde yaralanan silah arkadaşından dolayı ağlamaya da mecalin yoktur, biliyorum! Şimdi kısas zamanıdır... Ama yine de seninle konuşmak, çocukluğumuzun azaplarını dertlerini seninle paylaşmak istedim. Ve işte bu anda gözümü gözlerine dikip soruyorum:

Oğlum, benim gibi büyümeyecek değil mi?


Pervin Nuraliyeva

0 görüntüleme

Tel: (212) 526 16 15

       

Fax: (212) 513 77 49

(212) 527 50 32

~

Divanyolu Caddesi, Nu: 14, Sultanahmet / İstanbul

  • Facebook - White Circle
  • Twitter - White Circle
  • Instagram - White Circle
  • YouTube - White Circle

Hakkımızda       Türk Edebiyatı Dergisi      Genç Sanat       Kitaplar       Etkinlik       Basında Biz       Abonelik