 |
Türk Edebiyatı Dergisi |

|
| |
|
 |
Yeni Kitaplar |

|
MESNEVİ İbretlik Hikâyeler ve Öğütler Hz. Mevlâna’yı bugün insanlık daha yakından tanıyor. Sevenlerinin sayısı yıldan yıla artıyor. Nitekim Mevlâna hazretleri bir veli olarak bu kerametini önceden göstermiş ve Mesnevi’de şöyle demiştir:
Dünya var oldukça,
insanlar yaşadıkça,
Mesnevi’nin şiiri de yaşar durur,
okunur, zevk alınır.
Dünyada toprak kalmasa,
balçık da kuruyup tozsa,
Mesnevi’nin hakikât
denizi coşar, köpürür.
Köpüklerinden kıyılarında
yeni topraklar oluşur
Altı ciltlik koca bir Mesnevi’den seçtiğimiz bu ibretlik hikâyeler ve öğütleri okuyunca, sizler de dünyanın her yerinde insanların Hz. Mevlâna’yı gitgide niçin daha çok okuma ihtiyacı duyduğunu göreceksiniz.
Sayfa : 240
Yayın Yılı : 2009
Kağıdı : İthal
Ebat : 13,5 x 21,5
Kapak : Kuşe
ISBN : 978-975-6186-48-0
Fiyatı : 12,00 TL
|
|
|
| Kırkambar |
| |
KİTAP
Lâ: Sonsuzluk Hecesi
Yazarların birkaç eserini okuduktan sonra iyice tanıdığımızda onların edebî kişiliklerini de görmeye başlarız. Sadece edebî kişiliklerini görmekle kalma düşünsel yönelimlerinin oluşturduğu kültürel konumlanışlarını da kavrarız. Daha önce hikâyelerini, denemelerini ve İsimle Ateş Arasında adlı romanını okuduğum Nazan Bekiroğlu’nun son romanı Lâ: Sonsuzluk Hecesi özellikle bu sebepten üzerinde durulmayı hak eden bir roman. Romanı bu gözle okuma isteğim Bekiroğlu’nda en karakteristik özellik olarak gördüğüm bir edebî kumaş olarak sufî anlatının/kavrayışın bu romanda daha belirgin olarak karşımıza çıkmış olmasından kaynaklanır.
Yazar, ilk insan ve ilk peygamber olarak bilinen Hz. Âdem’i ele alıyor bu romanında. Hemen şunu belirtelim ki, romanın böyle bir alana girmesi, böyle bir kişiliği konu edinmesi bile başlı başına anlamlı ve cesaret aşılayıcı. Yerli ve yabancı birçok yazarın tarihe, tarihî kişilere yöneldiği bu dönemde, Bekiroğlu, tarihin hem ilk önemli nesnesi hem de ilk ciddi öznesi/kurucusu olan bir insanın dramatik hayatını yorumluyor romanında.
Romanın konusu Kur’an’da ve Tekvin kitabında aktarılan gerçekten de ilgi çekici bir kıssa olan Âdem kıssasıdır. İnsanoğlunun daha doğru bir deyimle Âdemoğlu’nun serüveninin ilk adımı, ilk halkası olmasına ve birçok din ve kültür havzasında önemli bir yer tutmasına rağmen Âdem’i anlatmak hele hele bir romana konu edinmek gerçekten zor.
Klasik dönem İslâm yorumcularından modern dönem İslâm yorumcularına değin kıssada geçen “cennet” ve “düşüş” gibi anahtar kavramları farklı anlam düzeyinde yorumlamış ve bu yorum birçok mitolojik unsurla da zenginleştirmiştir. Diğer yönden, söz konusu kıssanın literal olarak anlaşılamayacağına dair gerek Kur’an’ın diğer pek çok ayetinden hareketle gerekse farklı anlam ufuklarından hareketle yeni yorumlar da ortaya atılmaktadır. Kanaatimce, bu sorunun çözümü için kıssanın aslında dramatik olduğunu söylemekten başka bir seçenek yoktur. (Hz.) Âdem’e ilişkin tasvirler Musevilerin temel kitabı Tevrat’ın yanı sıra Sümer mitolojisinde de mevcuttur. Bu kültürlerdeki Âdem tasavvurların ayrıntıya girdikçe işi daha da karmaşık hâle getirdikleri söylenebilir. Öte yandan, Kur’an mesajı açısından Âdem kıssasının anlatılış amacı diğer Kur’an kıssalarında da olduğu gibi temsilî anlatımdan hareketle dinî ve ahlakî bir ileti sunmak, başka bir deyişle, kıssadan hisse almaktır. Anladığımız kadarıyla Allah burada insanın dünyadaki sınanma tecrübesini tasvir etmektedir. Bu tasvirdeki Âdem figürü modern Kur’an yorumlarının da önemle üzerinde durduğu gibi insan denen varlık türünü temsil etmektedir.
Evet, Nazan Bekiroğlu’nun Lâ: Sonsuzluk Hecesi romanının kimi noktalarda Kur’an’daki Âdem kıssasında geçen yaratılış, sınanma, cennet ve düşüş (hubût) kavramlarını düşünmeksizin okumak mümkün değildir. Bilindiği gibi, İslâmî gelenekteki Ehl-i Sünnet anlayışına göre Âdem ve Havva dünya tarihindeki ilk insan çifti olarak kabul edilir. “Ebü’l-Beşer” (İnsanlığın atası) künyesiyle anılan Âdem ilk insan, ilk bireydir. Bâtınî yorumlara göre ise Kur’an’da sözü edilen Âdem, yeryüzündeki ilk insan olmayıp ondan önce nice Âdemler gelip geçmiştir. Buna benzer bir görüş, tasavvufu felsefîleştirmesiyle tanınan ve Nazan Bekiroğlu’nun bütün anlatı denemelerinde baskın bir etkisi olduğunu düşündüğüm Muhyiddîn İbn Arabî (ö. 638/1240) tarafından Futûhâtu’l-Mekkiyye’de dile getirilmiştir. Buradan anlaşılan nokta oldukça güç bir konuya eğilerek roman yazmaya koyulmuş Bekiroğlu. Bunu yaparken tutuğu yolu şöyle özetlemiş: “Kıssa üzerinde düşünürken, romanla mesnevî arasına düşmüş bir kalemle hikâyet ettim, bunca harfi ardı ardına o kalemle ekledim. Lâkin bu kitabın aynasını dolduran kaçınılmaz çelişkinin de iki dünya, iki şekil, iki mana arasındaki gidip gelmeler olduğunu en evvel ben fark ettim. Örtmedim üstünü kararsızlığımın, açıkça söyledim; gizlemedim aşikâr ettim. Ve dahi bunca yıl, bunca harf, bunca cümle sonra, bir metni ateşe atmakla açığa vurmak arasında yaman bir hesaba düşmüşken, tuttum, bütün kararsızlıklarımın savunusunu şu bir tek LÂ Sahifesi’nin sırtına yükledim.
Öyleyse bu hikâyeyi, ben anlatmaya kalkıştığımda, okuyan okumaya başladığında, en baştan bilinsin ki bu aynada her şey temsil, her şey mecaz. Gaybın ne şekli ne manası dünya kelimelerine çevrilebilir çünkü. Yanılgıysa Âdem’le Havva’dan bu yana kanımızda. Öyle yakınız ki!” (s. 10) Bu ifadeler yalnızca yazarın tuttuğu yolu özetlemekle kalmıyor, romanın özünü de anlatmaya yarıyor.
Özellikle verili bir kıssadan hareketle roman çıkarmanın güçlükleri hatırlandığında, romanın ne kadar kişilikli olduğu bir kere daha anlaşılır. Taklit olmayan edebî kişiliğin tam anlamıyla oturmuş olduğu bir anlatı evreniyle karşı karşıyayız. Bunu söyler söylemez romanda zevk veren bazı bölümlerden söz etmek gerekir. İnsanın mahiyeti, dünyada varoluşu üzerine çok temelli sözler var. Romanın daha girişinde bu türden bir ifade bulunur, bu söz aynı zamanda romanın da özeti gibidir: “Bir gün Sabâ Melikesi Belkıs’tan, Âdem’le Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün bir insanlığın da hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendim. Çünkü Âdem cem makamındaydı, yani hayatları, hikâyeleri kendinde toplayıcıydı. İnsanın bütün hâlleri Âdem’de gizliydi ve bütün macera onun hikâyesinde özetlenmişti.” (s. 7) “Âdem’in hikâyesini hatırlayan herkes, her şey kendi başından geçmiş gibi olur. Kendi hikâyesini okur.” (s.11) Âdem, alışılagelenin dışında bir tasavvurla çıkıyor karşımıza. Yazar, anladığımız kadarıyla, Âdem’den ziyade insanın serüvenini anlatmaya çalışıyor. Merkezde bu var. Ali Şeriati’nin deyimiyle “beşer”in “insan” oluşunun serüveni.
Bekiroğlu, Kur’an bütünlüğü içerisinde dikkatlice bakıldığında vahyi aktarımın, Hz. Âdem örneğinde, bizim yaratılışımıza, yeryüzündeki imtihanımıza, hayatımıza bir yörünge tayin etmemizde ontolojik bir izah içeren tek ciddi ve sahih karşılık olduğu gözden ırak tutmamakta, Âdem’i anlamanın, kendimizi anlama uğraşında bir anahtar mesabesinde olduğunu kanıtlamaktadır. Yazar, yeryüzüne ait bir varlık olarak Âdem’in hayatının başlangıcından itibaren bir yanı karanlık, bir yanı aydınlık, bir yanı melek, bir yanı şeytan, bir yanı çamur, bir yanı yücelik; kısacası ne duru iyilik ne de saf kötülük olan Âdem’in yanlışa da doğruya da mütemayil; zayıf ama aynı zamanda çok güçlü ve kabiliyetli bir varlık oluşuna işaret etmektedir. Onun prototip kabul edilse bile, eşiyle birlikte kendini tanıyıp gerçekleştirdiğinde Allah nazarında güvene ve değere sahip oluşunu oldukça etkili bir dille anlatmaktadır.
Gerçekten de Âdem, mahiyeti ne olursa olsun yasak meyveden yiyerek hata işlediğinde, kendini temize çıkarmak yahut İblis’i suçlamak yerine “Ben nefsime zulmettim” diyerek yaptığı yanlışı kendisinde görebilme yetisine eriştiğinde, bize benzeyen, bizim gibi bir insan, bir âdem olmuştur. Bunun için Âdem’i anlamak, bizim kendi yeryüzü serüvenimizi anlamaklığımızla birçok yönden birebir ilintilidir. İnsanın yaratıcısıyla, kendisiyle, eşiyle, ailesiyle, çocuklarıyla ve içinde yaşadığı doğayla ilişkisini kavramak ve düzenlemek, bu anlamanın üzerine bina edilebilmektedir.
Kur’an-ı Kerim, “Âdem’in iki oğlu” kıssası gibi bazı âyetlerde adının geçmesi hariç, Hz. Âdem’in yeryüzündeki yaşantısından ve peygamberliğinden söz etmemektedir. Yazarın bu bağlamda Âdem’le ilgili geniş bir okuma, araştırma çabası gösterdiği sezilebilir. Fakat Bekiroğlu’nun zihninde tasarladığı kurgu tamamen özgün ve sanatsaldır. 384 sayfalık kitap, kapak tasarımı, teknik özellikleri itibariyle gayet iyi. Romanın iç bölümleme mimarisi ve alt bölümleri anlatının akışını sekteye uğratmayacak bir titizlikle gerçekleştirilmiş. Tür özelinde bakıldığında Bekiroğlu hikâyeden sonra romana yönelmiş bir yazar olmasına karşın iki tür arasında hiyerarşik bir fark görmez. Ama romanlarında hikâyeci duruşunu özel bir çaba sarf etmeksizin koruduğu da görülür. Yazdığı romanlar her şeyden önce bir hikâye yazarının romanlarıdır. Belki onun romanlarını kendi deyimiyle, “hikâyelerine ayrılarak anlatılmış romanlar” olarak görmek de mümkün.
Lâ: Sonsuzluk Hecesi romanı hakkında söylenebilecek en önemli husus, anlatım özelliğidir. Lâ: Sonsuzluk Hecesi öncelikle bir üslûp denemesi. En farklı, en güçlü, en özgün tarafı üslûbu, anlatımı. Bekiroğlu, bir edebî eser için anlatımın, dilin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bir kez daha. Eser, bu konuda takdire şayan. Üslûbun ötesinde, Bekiroğlu insanın “kendisinden söz edilir bir şey” hâline gelmesini anlamaya, anlatmaya çalışıyor. Bir “olma bilinci” var romanın odağında, beşerin insan olması. Âdem figürü ister tarihsel ister temsilî olsun bu kıssa, insanın kozmik kaderine ilişkin bu hakikati özetler.
Bekiroğlu, romanını tasarlarken, kimi netameli görünen konulardan uzak tutmuyor kendini. Romanda İslâm yorum ve aktarım geleneğinde yer bulan kimi temelsiz zan ve yorumlara rastlamak mümkün. Örneğin Allah’ın gizli bir hazine oluşuna dair aktarılan ve oldukça zayıf kabul edilen hadise gönderme yapan, “Gizli bir hazineydi; görünmeyi, bilinmeyi sevdi.” (s. 16) “Ama O gizli bir hazineydi. Daha fazla bilinmek, farklı bir nazarla seyredilmek istedi. Yaratmaya devam etti.” (s. 18) ifadeleri ya da Âdem’den önce Hz. Muhammed’in yaratıldığına gönderme yapan, “Âdem’in gözü o cennet ânında bir daha göklere ilişti. O daha su ile toprak arasındayken bir mim remzinde gökleri doldurmuş akl-ı evvel aydınlığını fark etti.
Bir daha nokta.
Nûr-ı Muhammedî.
Bir daha her şey o nokta’nın içindeydi.” (s. 28) gibi ifadelerin Kur’an’ın yaratılışla ilgili kimi temel yaklaşımlarıyla tezatlık içinde olduğu söylenebilir. Çünkü Kur’an’daki beyanlar esas alındığında, Allah’ın insanları yaratma sebebinin kulluk olduğu, Âdem’den önce Hz. Muhammed’in yaratıldığını söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Bu tasavvurun Kur’an’daki anlatımlarla bağıntısı zayıf.
Nazan Bekiroğlu’nun Âdem kıssası ilgili yaklaşımı yanlışlanabilir, tartışılabilir, yadırganabilir. Bir başkası başka bir metin yazabilir. Ama önemli olan Âdem kıssasından hareketle varoluşun mahiyetini kavrayabilmektir. Tarihin en eski hayat öyküsü günümüze değin de çok şey söylüyor. Lâ: Sonsuzluk Hecesi hem yazarı hem de Âdem kıssasını daha yakından tanımak isteyenler için mutlaka okunması gereken bir roman. Nazan Bekiroğlu’nun insanî gerçekliği başka arayışlarla da sürdürerek okuru mesnevî ile roman arasında biçimlenen yeni anlatılarla karşılaştırmasını bekliyorum.
Nazan Bekiroğlu, Lâ: Sonsuzluk Hecesi, Timaş Yayınları, 2008.
Asım Öz
Mehmed Âkif: Hüzünlü Bir Yolculuk
Mehmed Âkif şiirleriyle ve fikirleriyle hep gündemde tutulan ve tartışılan, zaman zaman haksızlıklara uğramış, mağdur edilmiş bir şairdir. Onun hakkında Midhat Cemal Kuntay, Eşref Edip, Mehmet Emin Erişirgil, Fevziye Abdullah Tansel, Ertuğrul Düzdağ gibi onlarca yazarın imzalarını taşıyan önemli eserler yazılmıştır. Bu eserlere şimdi bir yenisi ilave edilmiş bulunuyor. Daha önce edebiyatımıza kazandırdığı Kadıköylü Yıllarım isimli hâtıra kitabıyla büyük ilgi gören Hicran Göze’nin Mehmed Âkif Hüzünlü Bir Yolculuk eseri de Kubbealtı’ndan çıktı.
Eser belli ki uzun ve titiz hazırlıkların, geniş okumaların ve derin bir tefekkür safhasının ardından yazılmış. Hicran Göze hanımefendi, “Neden Yazdım?” başlıklı giriş yazısında bu çalışmanın ön hazırlıkları ve eserin ortaya çıkışı hakkında bilgiler veriyor. Şu cümleleri dikkat çekici: “Doğrusunu söylemek lâzımsa ben, o hayâtı bilmek ve öğrenmek için yazmak istemiştim. Okurken ve yazarken bazen gözyaşlarımı tutamadım. Bazen de Âkif’in o temiz, pırıl pırıl, düşmanlarının bile inkâr edemediği berraklıktaki hayatının içine girince, zamanımızı istilâ eden kirlerden ve paslardan temizlendiğimi hissettim. Zaman zaman o çok çileli hayatın hüznünü ruhumda olanca ağırlığıyla hissederek yazmaya ara vermek ihtiyacını da duydum. Bu, Âkif’le çıkmaya cesaret ettiğim zor ve çok hüzünlü bir yolculuk oldu.”
Eser boyunca hakikaten hüzünlü bir yolculuk yapıyoruz. Hayatı ve eseri aynı olan, düşüncelerine uygun biçimde yaşadıklarını yazan bir samimiyet âbidesinin hayatını yazmak çok kolay olmasa gerek. Bir roman gibi sürükleyici bir dilin yakalandığı kitapta, Âkif’e yakın dostları da eşlik ediyor. Babanzâde Ahmet Naim, Mithat Cemal, Süleyman Nazif, Cenap Şahabettin, Emin Erişirgil, Eşref Edip ve diğer edebiyatçılar onu yalnız bırakmıyorlar.
Tevazuun zirvesinde taht kurmuş bir şair olan Mehmed Âkif Türk milleti tarafından çok sevilmiştir; fakat tam anlaşılamamıştır. Sadece düşmanlarının değil, dostlarının da onu bütün yönleriyle kavrayabildikleri söylenemez. Hicran Göze bunu anlatmaya çalışıyor. Öncelikle Âkif’i bütün yalınlığıyla gösteriyor, sonra da gönlümüze yakınlaştırıyor. Ardından efsaneleşen bu şahsiyetin benzersiz kişilik özelliklerine işaret ediyor. Kitabı okuyup bitirdiğinizde, sadece gözyaşları bırakmıyorsunuz ardınızda, yeni bir muhakeme ve hakkaniyet ölçüleri içinde şahısları değerlendirme hususunda bir şuura da sahip oluyorsunuz.
Mehmed Âkif Bir Hüzünlü Yolculuk, Kubbealtı, Peykhane Sokağı, No: 3, Çemberlitaş-İstanbul, 0 212 516 23 56, HYPERLINK “http://www.kubbealti.org.tr/” www.kubbealti.org.tr
Mehmet Nuri Yardım
Bir Nokta’dan şiir kitapları
Bir Nokta edebiyat dergisi, yayın akışını aksatmaksızın sürdürürken yazarlarının eserlerini de kitaplaştırıyor. Son olarak Mahmut Avcı’nın Düğüm Cambazı, Arif Dülger’in Sanki Bahar, Adem Yazıcı’nın Taş Beşik ve Süleyman Çelik’in Ah Teslimiyet adlı şiir kitaplarını yayımlayan Bir Nokta, Şefik Memiş’in de Puşkin, Alfred Auistin, Carl Sandburg, Halil Cibran, John Keats gibi dünya şairlerinden yaptığı çevirileri de Aşkın Çevirisi adıyla kitaplaştırdı. İstanbul Yayınları Bir Nokta Kitaplığı’nın bu yeni ve zarif kitaplarını edinmek için Monad Film ve Tanıtım Hizmetleri Ltd. Şti., Petek Apt, B. Blok No. 7/11 Mecideyöy-İstanbul (Tel. 0212 212 21 63) adresine başvurulabilir.
Yıldız Albümleri
1909 yılında Hareket Ordusu tarafından Yıldız Sarayı’nda büyük bir yağma yapılmıştı. Sultan Abdülhamid’e diş bileyen Balkan komitacılarının da yer aldığı devşirme bir ordu olan Hareket Ordusu’nun bazı unsurları, Yıldız Sarayı’na çekirge sürüsü gibi dalmış, sadece mücevherat gibi, asırların birikimi olan yükte hafif bahada ağır zenginlikleri değil, pencere perdelerinden âvizelere, halılara, yatak yorgana kadar ne buldularsa hoyratça yağmalamışlardı. Nadide eserlerle tıka basa dolu Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nin ise, hâfız-ı kütüp Sabri Bey’in yağmacıların karşısına dikilerek “Cesedimi çiğnemeden giremezsiniz!” diyerek kapının önünde boylu boyunca yere uzanması sayesinde kurtulduğu bilinmektedir. Sabri Hoca Kalkandelenliydi ve Rumelili askerlerin dilinden iyi anlıyordu.
Yıldız Sarayı Kütüphanesi, Cumhuriyet’ten sonra Atatürk’ün emriyle İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ne nakledilmiş (1925), başına da Sabri Bey’in oğlu Nurettin Kalkandelenli getirilmişti. Yıldız Sarayı yağmasından İttihatçı kodamanların da nemalandıkları söylenir. İkdam gazetesinde 17 Nisan 1919 yılında yayımlanan bir listede, hangi İttihatçının Yıldız’dan neleri kaptığını belirten bir liste yayımlanmıştır. Bu listedeki bilgilerin ne derece doğru olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz şu: Bu akıllara durgunluk veren yağma ciddi bir biçimde araştırılmış değildir. Tevfik Fikret’in ünlü “Hân-ı Yağma” şiirinin ardında, Yıldız Sarayı yağmasında bütün çirkinliğiyle kendini gösteren bir zihniyetin yarattığı öfke vardı.
Sabri Hoca, cahil askerlerin karşısına dikilme cesareti göstermeseydi, muhtemelen bugün “Yıldız Albümleri” adıyla bilinen paha biçilemez fotoğraf koleksiyonunun da yerinde yeller esiyor olacaktı. Hâlen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde muhafaza edilen 900 albümde aşağı yukarı 35 bin fotoğraf bulunuyor. Devrin olumsuz şartları yüzünden Yıldız Sarayı’nın dışına pek çıkmayan II. Abdülhamid, ülkesini ve dünyayı tanımak için fotoğraf sanatından ne kadar mümkünse o kadar faydalanmıştı.
Fotoğraf teknolojisinin Osmanlı ülkesine girişinden kısa bir süre sonra, 1880 yılında düzenlenmeye başlanan Yıldız Albümleri, imparatorluğun sadece fizikî görünüşünü, mimari dokusunu değil, insan manzaralarını ve hayat tarzlarını da yansıttığı için, her biri tarihçiler ve sosyal bilimciler için bir belge niteliği taşıyor. Bu albümlerden, Osmanlı Devleti’ndeki teknolojik gelişmeleri takip etmek de mümkün. Makineler, sanayi ürünleri, silahlar, demiryolları, lokomotifler, gemiler… Tecessüsü imparatorluk coğrafyası dışına da taşan Sultan Abdülhamid, ABD ve Avrupa’nın yanı sıra Japonya gibi Uzakdoğu ülkelerinin fotoğraflarla belgelenmesini sağlamıştır.
Yıldız Albümleri’nin büyük bir kısmı, bizzat II. Abdülhamid tarafından tanınmış fotoğrafçılara sipariş edilerek çekilen fotoğraflardan oluşuyor. Bir kısmı da, padişahın fotoğrafa meraklı olduğunu öğrenen profesyonel fotoğrafçılar tarafından, muhtemelen ödüllendirilmek ümidiyle dünyanın çeşitli bölgelerinden saraya hediye olarak gönderilmiş.
Yıldız Albümleri’nin ciltleri de başlı başına birer sanat eseri niteliği taşıyor. Bazıları mücevherlerle bezeli. Üzerinde Abdülhamid’in tuğrasının bulunduğu ciltlerin büyük bir kısmında deri veya kadife kullanılarak üzerlerine yaldız baskı uygulanmış. Bazılarının mahfazaları da var. Albümlerde genellikle 10 ile 80 arasında fotoğraf bulunuyor; ancak tek fotoğraflı albüm de var, 500 fotoğraflı albüm de. Fotoğrafların hemen hepsi paspartulu. Bazı albümlerde fotoğraf sanatçısının, albümü düzenleyenin ve ciltçi adları da kaydedilmiş. Üç tane de renkli albüm var: Biri İstanbul, ikisi Mısır fotoğraflarından oluşuyor.
İstanbul Üniversitesi dışında, British Museum, Library of Congress ve Bibliotheque Nationale’de de Yıldız Albümleri koleksiyonları bulunuyor. Sultan Abdülhamid’in 1890’larda ABD başkanı, İngiliz kraliçesi ve Fransız imparatoruna propaganda amacıyla gönderdiği albümlerden oluşan bu koleksiyonlardaki 200 fotoğraf, Harvard Üniversitesi tarafından yayımlanan Journal of Turkish Studies / Türklük Bilgisi Araştırmaları dergisinin 1988 tarihli 12. sayısında Şinasi-Gönül Alpay Tekin çifti tarafından bir araya getirilerek yayımlanmıştı.
IRCICA da, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü ile bir protokol imzalayarak Yıldız Albümleri’ndeki fotoğrafların tamamının reprodüksiyonlarını yaptırarak yayın haklarını aldı. Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu tarafından hazırlanan ve 1987 yılında yayımlanan İstanbul: Geçmişe Bir Bakış adlı albümdeki fotoğrafların çoğu Yıldız Albümleri’ndendir. Aynı albümün 1992 yılında da İngilizce-Arapça bir baskısı yapılmıştı.
Yıldız Albümleri arasında yer alan “Mekke-Medine” fotoğraf albümü, Yitik Hazineler Yayınevi tarafından 2006 yılında yayımlandı. Mehmet Bahadır Dördüncü tarafından hazırlanan ve orijinalindeki gibi, üzerine yaldız baskı uygulanmış kadife kaplı bir ciltle sunulan eserde, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok önemli parçaları olan Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı ile Hicaz’dan tarihî fotoğraflar yer alıyor. Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın takdim yazısıyla çıkan eserin başında, ayrıca, Osmanlı’da fotoğrafçılık, II. Abdülhamid’in fotoğraf merakı, Yıldız Albümleri, Osmanlı yönetiminde Mekke ve Medine, Harem-i Şerif’teki Osmanlı eserleri, Sürre Alayları ve Hicaz Demiryolu’nun ele alındığı kapsamlı bir giriş bulunuyor. Aynı yıl aynı araştırmacı tarafından hazırlanan II. Abdülhamid Dönemi Osmanlı Coğrafyası adlı albüm de Bank Asya tarafından yayımladı.
Öteden beri Yıldız Albümleri üzerinde çalıştığını bildiğimiz sanat tarihçisi Prof. Dr. Nurhan Atasoy, bu albümlerden seçtiği İstanbul fotoğraflarını Yadigâr-ı İstanbul (Akkök Yayınları, 2007) adıyla kitaplaştırdı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.’nin IRCICA’yla birlikte yayımladığı Sultan II. Abdülhamid Arşivi İstanbul Fotoğrafları (2007) adlı albüm ise, bu arşivin zenginliğini yansıtan en kapsamlı çalışmadır. Kültür A.Ş., kısa bir süre önce de, II. Abdülhamid arşivinden on dokuz ülkenin 1800’lü yıllarına şahitlik eden fotoğrafları kitaplaştırdı. Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya adını taşıyan albümde seksen fotoğraf yer alıyor. İlk defa gün ışığına çıkan bu fotoğrafların önemli özelliklerinden biri de, bir kısmının renklendirilmiş olması. 1880’lerin şartlarında çekilen bu fotoğraflara dikkatle bakıldığında fırça izleri fark ediliyor.
Yıldız Albümleri’nin tamamının dijital ortama aktarılması ve orijinallerinin en uygun şartlarda muhafaza edilmesi gerekiyor. Çünkü bu albümler sadece bizim kültürümüz açısından değil, dünya kültürü açısından da büyük bir hazinedir.
S. Kutalmış
SERGİ
Osmanlıların Paris’i
Osmanlı Bankası Müzesi’nde 14 Ekim’de açılan “1908 İhtilaline Doğru Osmanlıların Paris’i” sergisi 31 Aralık 2008 tarihine kadar gezilebilecek. Küratörlüğünü Prof. Dr. Edhem Eldem’in yaptığı sergide, Jön Türklerin yaşadıkları dönemin Paris’i fotoğraflar, haritalar ve Prof. Dr. François Georgeon tarafından hazırlanan kırk beş dakikalık bir belgeselle tanıtılıyor. 1860’lardan sonra Osmanlı aydınları için siyasi bir cazibe merkezi olan Paris, Jön Türk hareketinin de merkeziydi ve bu hareket Meşrutiyet’in ikinci defa ilanına yol açan 1908 İhtilalini hazırlamıştı. Sergide, Jön Türklerin nerelerde yaşadıkları, hangi kahvelerde buluştukları, hangi evlerde, pansiyonlarda veya otellerde oturduklarını, dönemin Fransız polisinin raporlarına dayanılarak hazırlanan haritada ilgili butonlara basarak görmek mümkün.
Ahşap İstanbul Konut Mimarisinden
Örnekler
Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul şubesiyle birlikte düzenlediği, 31 Ekim’de açılan “Ahşap İstanbul Konut Mimarisinden Örnekler” sergisi İstanbul Araştırmaları Enstitüsü sergi salonunda devam ediyor. İstanbul manzarasında 20. yüzyıl ortalarına kadar son derece belirgin olan; ancak zamanla dramatik bir biçimde yok olmuş eski İstanbul ahşap yapılarına ışık tutan sergi, 15 Mart 2009 tarihine kadar gezilebilecek. Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul Şubesi’nin geçmişi 1960’larda başlayan araştırmalarından yola çıkarak hazırlanan sergide, Asya yakasından Avrupa yakasına uzanan geniş bir ‘ahşap kuşak’ın kaybediliş süreci inceleniyor. XVII. yüzyılda inşa edilen Amcazade Yalısı’dan Zeyrek’teki evlere uzanan sergide, planlar, maketler, eski araç gereçler ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün zengin fotoğraf arşivinden orijinal örnekler görülebilir.
“Gemi Elli Yıldır Sessiz”
Yahya Kemal’in ölümünün 50. yılı münasebetiyle Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu’nda 13 Kasım’da “Gemi Elli Yıldır Sessiz” başlıklı bir sergi açıldı. Şairin Asım Sönmez ve Melek Celal gibi dostlarına yazdığı mektuplar, kartpostallar, el yazısıyla şiirleri, otel faturaları ve fotoğraflarından oluşan sergi, 13 Aralık tarihine kadar açık kalacak. Aynı adlı bir kitaba da dönüştürülen sergideki en ilgi çekici parça, Yahya Kemal’i, Varşova’da elçi iken odasında ropdöşambrını giyip koltuğuna gömülmüş hâlde kitap okurken gösteren fotoğraf. Ömer Koç’un koleksiyonundan alınan fotoğraf, Yahya Kemal’in Talha adındaki dostuna imzalanmış.
YARIŞMA-SEMPOZYUM
Server Vakfı Edebiyat Ortamı
2009 Şiir Ödülü
Server Vakfı tarafından her yıl farklı bir dalda edebiyat ödülü verileceği bildirildi. Edebiyat Ortamı dergisinin desteğiyle yürütülecek ödülün ilki, önümüzdeki yıl şiir dalında verilecek. Ödül, 1 Mayıs 2009 tarihinde açıklanacak ve 16 Mayıs 2009 tarihinde sahiplerine verilecektir. Son katılma tarihi olarak 21 Mart 2009’un belirlendiği ödüle, 1 Ocak 1978 ve daha sonraki tarihlerde doğan şairler beşer şiirle katılabilecekler. Şiirlerin daha önce hiçbir yayın organında (dergi, internet vs.) yayımlanmamış olması, Times New Roman 12 punto ile yazılması ve bilgisayar çıktısı şeklinde 6 nüsha olarak “Server Vakfı, GMK Bulvarı No. 24/8 Kızılay/Ankara” adresine gönderilmesi veya elden teslim edilmesi gerekiyor. Şiirler üzerinde hiçbir şekilde isme yer verilmeyecek, sadece belirlenmiş bir ‘rumuz’ yer alacak. Rumuzların yer aldığı şiirler, adayın adı ve soyadı, adresi, telefon numarası, kısa özgeçmişi ve kimlik fotokopisinin yer aldığı ikinci bir zarfla birlikte büyük bir zarf içerisine konulacak. Zarfların üzerinde de sadece rumuzun belirtilmesi isteniyor. Mehmet Ali Bulut (Server Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı), Osman Sarı, Arif Ay, Mustafa Aydoğan, Turan Karataş ve Erdal Çakır’dan oluşan seçici kurulun yapacağı değerlendirme sonunda, birinciye 5000, ikinciye 3000, üçüncüye 2000, mansiyona değer görülen üç şaire de 1000’e YTL tutarında para ödülü verilecek.
“Mehmed Âkif ve Döneminin Fikir
Akımlarıyla İlişkisi”
Türkiye Yazarlar Birliği’nin iki yıldır düzenlediği ve bundan sonraki yıllarda da düzenlemeyi hedeflediği Mehmed Âkif Ersoy Bilgi Şölenlerinin üçüncüsü 27 Aralık 2008 tarihinde gerçekleştirilecek. Her yıl bir konu etrafında yoğunlaşan bildirilerden müteşekkil Bilgi Şölenlerinin ilkinde “Mehmed Âkif ve Gençlik”, ikincisinde ise “Mehmed Âkif, Dönemi ve Çevresi” konuları ele alınmış ve bildiriler şölenlerden sonra kitaplaştırılmıştı. Türkiye Yazarlar Birliği Merkezince açıklandığına göre bu yıl bilgi şöleni için “Mehmed Âkif ve Döneminin Fikir Akımlarıyla İlişkisi” konusu belirlenerek araştırmacılara ve bilim adamlarına çağrı yapıldı.
KAYIP
Hüsamettin Bozok
Yeditepe dergisi ve Yeditepe Yayınları’nın kurucusu yazar Hüsamettin Bozok, 29 Ekim Çarşamba günü İstanbul’da öldü ve ertesi gün Kozlu Mezarlığı’nda toprağa verildi. 1916 yılında doğan Bozok, Pertevniyal Lisesi'nden sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra,1965-1972 yılları arasında İstanbul Opera ve Balesi basın müşavirliği yapmıştı. 1930’larda dönemin çeşitli dergilerinde yayımlanan çeviri ve eleştirileriyle, özellikle tiyatro üzerine denemeleriyle tanınan Bozok, 1950 yılında Yeditepe dergisini çıkardı. Daha sonra Yeditepe Yayınları’na başladı. 1954’te de yayınevi adına şiir armağanı koydu (Yeditepe Şiir Armağanı).
|
| Türk Edebiyatı |
|
|
|
|